27 Ocak 2017 Cuma

İlaçlarda helal sertifikası

Merhaba, gıdalarda helal sertifikası görmek benim için önemli, çünkü dışardan aldığınız ürünün nasıl yapıldığını görme şansınız yok. Bunu belgelendirmiş markalar insanların güvenle alışveriş yapmasını sağlıyor. Tüketici olarak bunu bilmek bizim hakkımız diye düşünüyorum. Böylece aklımızdaki şüpheler bir nebze olsun azalıyor. Gıdalarla ilgili pek çok tartışma yaşanırken, bu konu da gözardı edilmemeli benim fikrime göre. Fakat gözardı edilebildiği bir başka sektörle ilgili yazmak istiyorum bugün: sağlık sektörü.

Hamilelik boyunca kullanılan vitaminlerle başladı bu konuya olan duyarlılığım. Bana Decavit marka bir multivitamin yazılmıştı fakat birkaç yerde başka markalardan birinde domuz jelatini kullanıldığını okudum. Gerçekliği tartışılabilir diye düşündüm fakat pek çok sitede haber olduğunu, firmanın bunu yalanlamadığını ve tüketiciler tarafından hakkında dava açıldığını öğrendim. Tam da hamile ve emziren anneler için üretilmiş bir ilacın haram veya helal kategorisinde olup olmadığını bilememek ne kadar üzücü, benim doktorum bu durumdan haberdardı veya şans eseri muadil bir ürün vererek beni uzak tuttu bu ilaçtan, peki ömrüm boyunca kullandığım tek ilaç bu mu olacaktı? Her firma her doktor üzerinde yazmayan içerikleri de tek tek araştırıp bulacak mıydı? Bunun yerine ilaçlarda ve aşılarda da helal sertifikası olması gerektiğine inanıyorum. 

Özellikle canlı aşıların hangi hücrelerde üretildiğini bilmek gerekmektedir, çünkü kanımca kontaminasyon riski vardır pürifikasyon (saflaştırma) sırasında. İlaç ve aşı konusunda bu hassasiyetler karşılanmalı, sonuçta ürünleri için pazar arayan firmalar da içerikleri net açıklamadan her ilacı rahatça satmamalı diye düşünüyorum. Tabi ki kendimiz üretebilirsek ve dışa bağımlılığı azaltabilirsek daha da güzel olur ama, bizim meyvemiz sebzemiz ihraç edilirken kırk türlü testten geçiyorsa, büyük bir sektör olan ilaç sektörünün de bizim toplumumuzun hassasiyetlerine uygun hale gelmesi gereklidir. Haramın sağlıktan çok hastalık, yarardan çok zarar getireceğine inanıyorum. Muadilleri varken bir mecburiyet halinde değilken kullanılmamalı, bir vatandaş olarak benim fikrim bu yönde.

Söz konusu haberi de ekliyorum, buradan okuyabilirsiniz. Sağlıklı, mutlu günler..

25 Ocak 2017 Çarşamba

Kızarık, pul pul dökülen ciltler için öneriler..

Merhaba, öncelikle daha önceki yazılarımda, cilt hastalıklarının kökeninin daha derinlerde olabileceğini, iç organlarımızın toksinlerden arınamaması sebebiyle cildimizin de boşaltım görevini üstlenebileceğini yazmıştım. Yani tedavi içerden başlıyor, ne yediğimize ne içtiğimize hatta neleri kendimize dert edindiğimize dahi dikkat etmeliyiz. Bilindiği üzere stres pek çok hastalığın sebebi ve tetikleyicisidir. Bunu bir sonraki yazımda detaylı açıklamak istiyorum. Alerji riskimizin olabileceği yiyeceklerden kaçınmalıyız ama esas sorunun bu olmadığını da bilmeliyiz.

Hassasiyete sebep veren yiyecekler fıtratımıza uygun olmayabilir. Paketli ve hazır gıdalardaki ürünler çokça işlendiğinden içeriğindeki faydalı besleyici öğeleri kaybetme ihtimalleri çok yüksek. Üstelik hazır gıdaların çoğu tatlandırıcı, renklendirici, koruyucu gibi vücudumuzun sindirmekte zorlanacağı dolayısıyla toksin olarak algılayabileceği pek çok katkı da içermekteler.

Peki dışardan lokal tedaviler önemsiz mi? Bence değil, özellikle bebekler ve çocuklar için yanma, kaşıntı çok rahatsız edici olabiliyor. Aynı şekilde yetişkinler için de kış aylarında artan bir kuruluk ve hassasiyet olabilir ciltlerde. Son dönemlerde kullandığım ve etkili olduğunu düşündüğüm kremleri önereceğim ama tabi ki her cilt tipi için farklı bir tedavi gerekebilir. Ben kızaran kuruyan ve pul pul dökülen cilt için nemlendirici konusunda birçok ürünü denedim. Coresatin pembe kremini kullandık oğlumla beraber onun çok faydasını gördük, fakat nemli kalmıyor devamlı kuruyor cildimiz, kremlerin içine birkaç damla zeytinyağı ekliyordum bu yöntemden de fayda gördüm. Fakat en sonunda bildiğimiz klasik vazelin kullanmaya karar verdim ama öncesinde cildi iyileştirecek onaracak bir krem gerekiyor. Yaralar için kullanılabilen madecassol kremi bulamadığımız için eczacının önerisiyle Bioderma'nın cicabio creme 'ini aldık. Bakır ve çinko içeriyor ki, çinkonun cilt ve saç problemlerinde etkili olduğunu düşünüyorum. Bu kremi kızarık, kaşıntılı bölgeye sürüyorsunuz, üzerine ben vazelin sürüyorum, o da cildin nemini kaybetmemesi için gerekli çünkü kuruluk da büyük problem benim için. 2,3 gün içinde bile farketti, kızarıklıklar geçti, uygulamaya devam ediyorum, gerçekten faydasını gördüm. Bloga da yazmaya karar verdim. Kış aylarında kuruluk, kızarıklık, egzama gibi problemleri olanlara inşallah iyi gelir. Ayrıca vazelini ayaklarıma sürüp çorap giyiyorum, yumuşatıyor.

Bu arada bu iki kremi 2 yaşındaki oğluma da uyguladım. Çok mecbur kalmadıkça kortizonlu krem sürmek istemiyorum bu sebeple alternatif krem, tedavi arayışım devam ediyor. Herkese sağlıklı, mutlu günler dilerim.

20 Aralık 2016 Salı

Aşı ve otizm bağlantısı


'CDC kasıtlı olarak aşı otizm bağlantısının kanıtlarını gizlemekle suçlanıyor. ''CDC 2004'teki raporunda Dr. Wakefield'ın araştırmasını destekleyen verileri sakladı.'' diyor Dr. Brownstein. Raporda aşı otizm arasında bir bağlantı olmadığı yazıyordu, CDC'den bir muhbir ve raporun yazarı sahtekarlık yaptıklarını; CDC'nin, KKK aşısının erken uygulanmasıyla otizm arasındaki ilişkiyi gösteren verileri sakladığını söyledi.
Bunu bildiren kişi CDC'de kıdemli bilim adamı William Thompson'du; avukatına ''Ben ve çalışmaya yardımcı olan diğer yazarlar, 2004'te 'Pediatrics' dergisinde yayınlanan raporda istatistiki önem taşıyan verileri sakladığımız için pişmanız.36 aydan önce KKK aşısı vurulan Afrika kökenli çocuklarda otizm riskinin arttığı bilgisi saklanmıştır.'
Bu bir önceki paylaştığım çevirinin son kısmıydı, ayrıca paylaşmak istedim, çünkü aşının yan etkilerinden bahsettiğinizde, birçok insan faydasının daha çok olduğunu düşünüyor. Madem faydalarından eminiz neden yan etkilerini saklayalım? Neden insanlara aşıların hangi hastalıkları tetiklediğinden bahsetmeyelim. Koruyucu olarak civa ve alüminyum içeren bileşikler; çeşitli canlıların DNA'ları bütün bunları yeni doğmuş çocuklara enjekte ediyorsak bence yan etkilerini daha detaylı incelemek gereklidir. Özellikle de CDC (Centers of Disease Control) verileri saklıyorsa ve birşeylerin bilinmesini istemiyorsa. Dr. Classen'ın makalesini de bir önceki yazımda paylaştım, artan metabolik hastalıkların uyarısını yaptıkları halde, çocukların daha çok aşılanmasından bahsetmiş. Zararı faydasından büyükse, çocuklarımız hatta 2 yaş altında henüz kan-beyin bariyeri, bağışıklık sistemi gelişmemiş bebeklere uygulamak hatta uygulanması için baskı yapmak ne kadar doğrudur. Takdirinize bırakıyorum. Hayırlı, sağlıklı günler dilerim.

Aşılar, artan otizm vakaları, artan metabolik rahatsızlıklar

Amerika'da otizm tanısı konulmuş çocuk sayısındaki artış korkutucu boyutta. Otizm vakaları 1970'lerden bu yana 20-30 kat arttı, CDC'ye göre 2014'te her 68 çocuktan biri otizmli. 2 yıl öncesine göre %30 artış olmuştu. Erkekler için risk daha fazla, 42 çocuktan 1'i.İletişim problemlerine ve kısıtlı sosyal beceriye neden olan bu durum eski nesillerde öyle nadirdi ki 1938'e kadar otizm terimi dahi kullanılmadı. 1960'ların sonuna kadar bir hastalık olarak sınıflandırılmadı.
Holistik(bütünsel) hekim Dr. David Brownstein otistik çocukların anne-babalarının çektiği sıkıntılara doğrudan tanık olmuştur: ''20 yıldır uzun süredir, çocuğu bir aşı vurulana kadar normal gelişimini sürdürdüğünü söyleyen çok anne-baba gördüm. Aşıdan saatler ve günler sonra -bu genellikle KKK aşısı- anne-babalar çocuklarının tutum ve davranışlarının değiştiğini iddia ediyorlar. Genellikle benzer hikayeler: çocuk normalken; ertesi gün ağlıyor, huzursuzlanıyor ve her anlamda geriliyor (nörolojik,davranışsal ve duygusal olarak). Bu noktadan itibaren, etkilenen çocuk ve ebeveynlerin hayatları tamamen değişiyor. Bu çocukların neredeyse tamamı otistik tanısı alıyor.''
Dr. Andrew Wakefield 1998'te KKK aşılarının güvenilirliğini ve bu aşının otizm ve bağırsak problemleriyle bağlantısını sorguladığı çalışmayı yayınladı. Dr. Wakefield 12 otizmli çocuğun lenf dokusunda kızamık virüsüne rastladı; bu çocuklar kızamık geçirmemişler fakat kızamık aşısı yaptırmışlardı. Dünyaca ünlü gastroenteroloji cerrahı Wakefield, KKK aşısının, birçok otizmli çocuğu etkileyen sindirim sistemi enflamasyonuna (iltihaplanmasına) sebep olduğuna inanıyordu.
Dr.Brownstein KKK aşısının cenin akciğerinden elde edilen bir hücre kültüründe üretildiğini not etti: ''Endişe şu ki; otizmdeki bu artışın sebebi su çiçeği ve KKK aşılarının içeriğinde insan DNA'sı bulunması olabilir.''
Dr. Helen Ratajczak'ın araştırmaları da aşıların otizme yol açabileceğini gösteriyor. Bilimsel literatürü inceledikten sonra, çok sayıda aşının bağışıklık sisteminin dengesini bozduğuna inanıyor. Ayrıca aşılar aracılığıyla vücuda giren insan DNA'sının istilacı olarak görüldüğünü ve iltihaplanma sürecini başlattığını düşünüyor, bu zamanla kronikleşiyor. Bu faktörler otizm riskini arttırıyor.
Dahası Dr. Wakefield otizmle ilgili araştırmasından dolayı sahtekarlıkla suçlandı ve tıbbi lisansı iptal edildi ve hala hakkında karalamalar devam ediyor. Dr. Brownstein ''Bu 'suç' yüzünden medya ve tıp camiası tarafından yargılandı'' diyor. İronik olansa Dr. Wakefield hastalarına aşı olmamalarını önermedi; bunun yerine KKK'da bulunan 3 farklı hastalık aşısının ayrı ayrı verilmesi taraftarıydı.
Diğerleri otizmdeki artış sebebiyle civa içeren ''thiomersal'' bileşiğini suçlamaya devam ediyor. Fakat 'thiomersal' aşıların çoğundan çıkarıldığı halde otizm vakaları artmaya devam etti.
Geçen yıl mayıs ayında, ünlü immünoloji uzmanı Dr. Bart Classen'ın makalesi 'Moleküler ve Genetik Tıp' dergisinde yayınlandı. Dr. Classen otizm, diyabet ve obezitedeki artışlara aşırı dozda aşılanmanın sebep olduğu kronik enflamasyonu sorumlu tuttu. ''Yıllardır aşıların enflamatuar(iltihaplı) hastalıkların salgınına sebep olduğunu yayınlıyoruz'' diye belirtti. ''Fakat çocuklara verilen aşı sayısı artmaya devam etti.''
Veriler gösteriyor ki aşı kaynaklı kronik hastalıklar öyle bir boyutta ki; insanı zehirleyen düşük doz radyasyon, kurşun hatta sigarayı bile gölgede bırakıyor.

Slyvia Booth Hubbard, 10.02.2015
Çeviri: Nagihan Turan

5 Aralık 2016 Pazartesi

Aşılar güvenilir mi?


    Oğlumun 2. ay aşısından sonra; uykusuz gecelerimiz, alerjik egzamayla, kusmalarla tanıştığımız zamanlar... Üzerinden neredeyse 2 yıl geçmiş ama hala aşı konusundaki tartışmaları okumaya ve bilinçlenmeye çalışıyorum. Pek çok anne babanın da benim durumumda olduğunu biliyorum, fakat aşıyı çılgınlar gibi savunan insanlarla da karşılaşmıyor değilim, kimin haklı olduğu ise şuan için muamma. Öncelikle biz ülke olarak aşı üretmiyoruz, satın alıyoruz. Satın aldığımız pek çok ürünün içeriğine bakmadığımız gibi aşı ve ilaçların içeriği de bizi hiç ilgilendirmiyor. Halbuki beden bizim, sağlık bizim, hatta minicik evlatların sorumluluğu bizim. Ama sağlık konusunda kimsenin bizi yanıltmayacağını düşünerek hareket ediyoruz, kapitalist bir dünyada yaşadığımızı unutarak. Çevre ve insan sağlığına duyarlı şirketleri tenzih ediyorum.

     Öncelikle bilimsel araştırmalar üzerinden gidelim, zaten FDA'nın kendi sitesinde kimi aşıların yan etkilerinden bahsedilmiş; alerjiler, astım hatta ani bebek ölümleri de görülmüş. Amerika'da daha önce aşıları korumak için eklenen civa içeren bir bileşiğin otizme sebep olduğu ve bu madde azaltıldığında ülke genelinde otizmin azaldığıyla ilgili bir makale var. Birkaç Avrupa ülkesinde aşılardaki civa bileşiğinin yasaklandığını Aidin Salih hocanın Gerçek Tıp kitabında okudum. Aşıyla ilgili pek çok bilgiyi bulabilirsiniz bu kitapta. Bunun dışında İtalya'da doğumunda sağlıklı olup sonradan otizm teşhisi koyulan bir çocuğun davasında, otizmin sebebinin aşılardaki civa içeren bileşik olduğu kararı çıkmış. Bu iki örnek bize otizm, civa ilişkisini açıklıyor.

   Bunun dışında hepimizin geçirdiği su çiçeği, kabakulak gibi rahatsızlıkların aşıyla önlenerek insanların bağışıklık sistemlerinin zayıflatılma ihtimali de var. Biz çocukken annelerimiz hastalığı kapalım bağışıklık kazanalım diye uğraşırlardı. Zayıf, iyi beslenemeyen çocuklar için evet tehlike arz edebilir ama onun dışında bütün ateşli hastalıklar kontrol altında tutulmadığında tehlikelidir. Kısaca biz hasta olup iyileşmek yerine hiç hasta olmamayı tercih ettik. Peki mümkün mü böyle birşey? Aşılanan çocuklar gerçekten hiç hasta olmuyorlar mı? Yoksa viral hastalıklar yerine çok daha ciddi otoimmün hastalıklarla boğuşan çocuklar mı var artık? Bu konu daha çok tartışılmalı, mesele bebeklerimiz, henüz bağışıklık sistemleri gelişmemişken anne sütünden antikor alırken onlara viral DNA ve birsürü katkı maddesi enjekte etmek ne kadar sağlıklı? Bu hastalıkları doğal yoldan geçirmeleri ne denli tehlikeli? Bizler geçirdik ve anne sütüyle evlatlarımıza bu antikorları geçiriyoruz peki yeni nesil ne yapacak?

     Bir de şu var eski dönemlerde yapılan aşılarla şimdiki aşılar arasındaki fark: artık rekombinant DNA teknolojileriyle virüsün DNA'sı başka bir canlının DNA'sı içinde kopyalanabiliyor ve bu genetik materyalleri 1 aylık, 2 aylık bir bebeğe enjekte etmek ne kadar doğru? KKK aşısının yumurta alerjisi olan çocuklara vurulmaması gerekliymiş örneğin, hangi hücre kültüründe ürettiklerini bilemezken nasıl güvenilir olduğunu iddia edeceğiz biz aşıların? En önemlisi haram veya helal olduğu konusunda dahi şüpheler var. Allah'ın haram kıldığı şeylerden de bir şifa beklemek ne kadar doğru? Aşı hiç kullanılmasın demiyorum fakat bağışıklık sistemi gelişmemiş bebekler için daha iyi araştırılmalı diye düşünüyorum. 

25 Kasım 2016 Cuma

Neden hastayız?


Artık birçok insanın, yaşlının, çocuğun, gencin hasta olduğu zamanlardayız, fakat neden? Nedenlerini bilirsek yapmamız gerekenleri de biliriz. Biz sağlıklı olursak çevremize, ailemize, ülkemize katkımız olur bu sebeple herşeyin başı sağlık diyelim ve yazıya başlayalım.

Öncelikle psikolojik rahatsızlıklardan başlayayım, sonra metabolik hastalıklara doğru devam edeyim. Toplumda antidepresan kullanımı yaygınlaştıkça acaba diyorum gerçekten uyuşmaya ihtiyacımız var mı? Yoksa gözümüzü açıp biz nerde hata yapıyoruz deyip kendimize bir çekidüzen mi vermeliyiz. Tabiki gerekli durumlarda ilaç kullanılabilir fakat bize ilaç kadar yardımcı olacak besinlerimiz, ve hayatı algılayış tarzımız da yabana atılmamalı. Öncelikle ceviz beyni beslediği için uzmanlar tarafından öneriliyor tabiki herşeyin fazlası zarar, makul ölçülerde tüketilebilir bana göre günde bir, iki tane bile yeterli. Şifa niyetine yediğimiz besinleri aç karnına tüketmek daha da faydalı olacaktır. Diğer besinlerle karıştığında sindirimi, emilimi düzgün yapılamayabilir ve dolayısıyla faydasını çok hissedemeyiz. Bana göre su ve toprak insanı en çok sakinleştiren, endişelerden uzaklaştıran maddeler. Dikkat edin ki biz yalnız bu iki maddeyle abdest alabiliyoruz, suyla; su yoksa toprakla.. Neden? Temizlik kadar insanı ruhsal anlamda da arındırıyor bence su ve toprak. O yüzden sürekli abdestli olmak dahi sakin ve huzurlu olmaya yaklaşmak demektir. Namaz kılmak zaten Allah'ın huzuruna çıkmanın verdiği hafiflikle insanı dünyanın  dert ve sıkıntılarından uzaklaştırır. Derdinizi bilenin ve dermanı verecek olanın huzurundasınız işte ötesi yok.

Gelelim bedenimizi ilgilendiren hastalıklara. Öncelikle grip, nezle gibi rahatsızlıklarda çok gerekli olmadığı sürece antibiyotik kullanmayın, birçok doktor artık yazmıyor yan etkileri dolayısıyla. Antibiyotik vücudunuzdaki faydalı bakterileri de öldürerek bağırsaklarınızı, sindiriminizi dolayısıyla bütün vücudunuzu etkiler. Bağışıklık sistemini değil antibiyotikleri kullanarak kendinizi güçlendirmemiş olur ve bir sonraki hastalığa da daha çabuk yakalanırsınız. Devamlı kullanımı besin emilimini bozar. Aşı ve ilaçlar insanın bağışıklığını desteklemeli fakat bağışıklık sistemini çalışamaz haline getirmemeli, Allah bu sistemi bizleri hastalıktan korusun diye yaratmış, bugün kanser hücrelerinin dahi sağlıklı bağışıklık hücreleri tarafından yok edildiğini biliyoruz. Bunun dışında kullandığımız ve yediğimiz içtiğimiz kimyasallara dikkat edelim. Kimyasal yemediğinizi düşünüyor olabilirsiniz fakat hazır paketli ürünlerin içeriğini okumadan satın aldığımız sürece bu durumdan haberimiz olmaz. Yapay aromalar yapay tatlandırıcılar, boyalarla dolu ''besin''leri yemeden önce iki kere düşünün çünkü vücudumuz bunları sindirmek üzere proglanmamış dolayısıyla bu kimyasallar bize zarar vermekte özellikle de sürekli tüketir hale gelirsek. İçecek olarak ayran, cacık, şalgam tercih edebilir atıştırmalık olarak da meyve, çerez tüketebiliriz. Yemek yemeyin demek yanlıştır, sağlıklı olanı tüketin eminim birçok sorun hallolmaya başlayacaktır. Herkes kendi karını düşünerek insanlara bir faydası olmayan ürünleri pazarlayabilir hatta bunun insanlara zararı da dokunabilir. Ama herkesin aklı var bizler başkaları kar edecek diye kendi sağlığımızdan olmayalım nefsimize yeri geldiğinde dur diyebilelim. Kullandığımız kimyasallardan kastım deterjanlar, saç boyaları, diş macunları.. Bunların bitkisel olanlarını bulmak ve tercih etmek zorundayız. Özellikle deterjanlar konusunda hassas olalım, bulaşık ve çamaşır deterjanını Saraçoğlu'nun veya Erkan Şamcı'nın ürünlerinden kullanabilirsiniz. Ayrıca doğal bor madeninden üretilen Etimatik marka deterjanlar da artık marketlerde. Bu markalar veya bildiğiniz başka doğal markalar kullanarak çevrenize ve kendinize daha sağlıklı bir yarın inşa edebilirsiniz.

Allah'ın bize verdiklerine şükretmek ve O'ndan şifa istemek belki de en önemli adım. Şifa Allah'tandır; aldığımız ilaçlar, kullandığımız bitkiler birer vesiledir, çünkü onları da yaratan ve bize kullanmamız için tanıtan da O'dur. bunu da anlamak lazım. Fakat en doğalını ve en temizini kullanmak, şifayı haramlarda değil, helalde aramak da önemlidir.Herkese sağlıklı günler dilerim.

26 Ekim 2016 Çarşamba

Hemoroid (Basur) bitkisel tedavisi

     Allah'ın yarattığı her bir dane insanlara şifa olmayı bekliyor. Fakat her biri başka bir hastalığa derman olduğundan, nasıl kullanacağımız ve ne kadar kullanacağımız önem kazanıyor.

     Kimimizde kabızlıktan dolayı kimimizde doğumdan sonra oluşabilen hemoroid(basur) için de güzel bir kür var. Bağırsaklara genel olarak iyi geldiğini düşünüyorum, yaraları iyileştiriyor benim tecrübeme göre. Hem de hepimizin rahatlıkla yapabileceği zeytin veya hurma çekirdeği kürü. Ağrılarım yüzünden ne iyi gelir diye araştırma yaparken, Allah razı olsun, bir yorumda okudum bu kürü. Her gün 7 adet hurma çekirdeği yutulacak ve buna 7 gün devam edilecek diyordu. Bunun dısında zeytin çekirdeği de aynı sayı ve gün olacak şekilde kullanılabilirdi. Bu çekirdeklerin midede eridiğinden bahsediliyordu. Tabi ki denemeden bilmek mümkün değil. Şifa olarak gördüğüm Kuran'da adı geçen zeytin ve hurmadan bahsediliyordu; elbette çekirdeğinde de şifa gizliydi ama daha önce hiç aklıma gelmemişti.

      Evde bolca zeytin olduğundan ve açıkçası hurma çekirdeklerinden daha rahat yutarım diye düşündüğümden her gün 6 tane zeytin yutmaya başladım ve 6 gün sürdürdüm. Sebebi doğum tarihimin 06.06 olması aslında. Bu küre başladığım sanırım 1 veya 2. günümde ağrılarım kesilmişti, kabızlık pek yaşamayan bir insan olsam da hiç zorlanmadığımı farkettim ve gerçekten mide bu çekirdekleri eritiyordu. Yalnızca yutarken uçları çok sivri olanları yutmamaya çalıştım, ve hep bol su ile yuttum boğazımı tahriş etmemesi açısından. İnşallah sizlere de şifa olur çünkü gerçekten söylemesi, anlatması zor bir hastalık. Çekirdekleri yutarken bol su içmek de eminim faydalıdır kabızlığı önleme de, tekrar sıkıntılar yaşarsam bu kürü tekrarlamayı düşünüyorum ama bir ayı geçen bir süredir bir sıkıntım yok çok şükür. Hepinize sağlıklı günler dilerim.


18 Eylül 2016 Pazar

Cilt hastalıkları alternatif tedaviler

     Sağlık konusunda küçük bir kesimin devamlı ilaçlara ve sağlık sektörüne kuşkuyla yaklaşmanız konusunda uyardığını görüyorsunuz. Diğer kısım da bunun bilimsel olmadığını, doktorlara ilaçlara koşulsuz şartsız güvenmek gerektiğine inanıyor. Canan Karatay'ın meslekten men cezası alması bana göre bu konunun önemini ve insanların ne boyutta fanatikleştiğini gösteriyor. Ben Aidin Salih hocamın Gerçek Tıp kitabını okuduktan sonra zaten mesafeli baktığım, modern tedavi yöntemlerinden umudumu kestim. Alternatif çözümleri hem onun kitabında, hem İbrahim Saraçoğlu hocamın programlarında bulabildim. İnsanlara alternatif tıbbın önemini anlatmaya karar verdim. Kortizonsuz bir egzama kremi olduğu halde, sgk'nın bunu değil kortizon içeren kremleri karşıladığını öğrenince üzüntüm bir kat arttı, üstelik bu kremi (coresatin pembe) internette forumlardaki yorumlar sayesinde buldum, çok şükür. Şifanın nerde olacağını Allah bilir fakat, moleküler biyoloji ve genetik okuyan bir insan olarak kimyasal ilaçların da aslında bitkideki etken maddelerin alınması veya sentetik olarak üretilmesi olduğunu öğrendim. Allah'ın yarattığı mucizevi bitkiler dururken, bitkisel ilaçları veya direkt olarak bitkiyi kullanmak gerektiğine inandım. Sentetik gıda ve ilaçların vücuda ne kadar faydası ne kadar zararı oluyor, daha çok tartışılmalıdır kanımca.
      Konuma giriş yapayım artık, bende hamilelik döneminde, oğlumda 2,3 aylıkken egzama görüldü. Bunun sonucunda oğluma kortizonlu krem yazdılar, benim cildimdeki yaralar geçtiği için ilaç almadım. Oğlumun yüzüne sürmek için elim gitmedi, kortizonun bağışıklığı baskılayan bir ilaç olduğunu bildiğimden, kortizonsuz bir egzama kremi yok mu diye araştırdım, pek çok doğal yöntem denedim fakat çok şükür bir forumda okuyup coresatin kremi deneyelim dedim ve o kadar etkili oldu ki çok şükür. Bunun dışında sebeplerini araştırdım. Aidin hocanın internette kitabından alıntıları, röportajlarını dinledim. Belki zor bir dönemdi ama her şerde bir hayır vardır, ben de rahmetli Aidin hocanın ilmiyle tanıştım, kitabını satın alıp daha detaylı bilgiler edindim. Paketli yiyecekler, ilaçlar ve aşılar insan vücudunda nasıl tahribat yapar o kadar detaylı anlatmış ki, kendimde ve çevremde gördüğüm pek çok rahatsızlığın aslında yanlış beslenerek yanlış yaşam biçimine ayak uydurmaya çalışmaktan olduğunu anladım. Hocam özellikle oruç hakkında çok büyük şifa olduğunu açlık oruçlarıyla vücudun toksik maddeleri atarak kendini temizleyebildiğini yazmıştı. Kaza oruçlarımı tutmaya başladım, tam da Aidin hocanın dediği gibi aslında ağrıyan veya hastalıklı bölgelerimizde vücudumuz bizi iyileştirmek için çalışıyor ve oruç esnasında bu belirtilerin arttığını görebiliriz, bunu durdurmak yerine vücuda destek olmak en güzeli. Açlık, günümüz dünyasında korkunç gibi görünüyor bize evet, ben oğlumu emzirirken dahi oruç tuttum, çok zayıf olmadığınız sürece ciddi bir zararı olacağını düşünmüyorum. Bunun dışında yediklerimiz, evimize aldığımız yiyecekler dikkatle seçilmeli. Katkılı paketli gıdalar değil taze yiyecekler tüketmeliyiz. Hayat tarzımızı değiştirdiğimizde, bedenimizin de değiştiğini görmemiz çok uzun sürmeyecek. Bunun dışında böbrekler ve cilt hastalıkları arasındaki bağlantıyı da ilk kez Aidin hocamın kitabında okudum ve böbreklerim de arasıra nükseden ağrıyı düşününce bağlantıyı kurdum. Boşaltım yoluyla atılamayan toksinler cilt yoluyla atılmaya çalışılıyordu, terleme ve bu da yeterli olmazsa egzama, sedef gibi rahatsızlıklar. Yani bizim amacımız lokal olarak cildi tedavi etmekten çok hastalığın kaynağına inmek, iç organları dolayısıyla toksik maddeleri temizlemekti. Bitkilerden de destek görmek önemli bana göre, Aidin hocanın belirli programları var kitabında, oruç ve sonrasında yenilip içilmesi gerekenler mevcut. Ben henüz uzun süreli açlıklara cesaret edemedim. Fakat iyi gelen bitkiler arasında semizotu, ısırgan, limon, maydonoz, sarımsak var bunları sofranızdan eksik etmeyin. Onun dışında sarı ballıbaba adlı bir bitki aldım Saraçoğlu internet sitesinden, hatta ben başka bir çay istemiştim bu geldi şaşırdım, vardır bunda da bir hayır dedim, ne için kullanıldığını okudum böbrek rahatsızlıkları içinmiş, iyi olacak hastanın doktor ayağına gelirmiş :) Allah Aidin hocadan da İbrahim hocadan da razı olsun.

     Sarı ballıbaba bitkisini her sabah demleyerek içtim, yüzümdeki egzamaların artmaya başladığı bir dönemdi, hızla azaldı ve şuan çok şükür iyiyim. Vücudumdaki toksik maddeler atılana kadar ve iç organlarım iyileşene kadar bu hastalıkların ara sıra nüksetmesi aslında korkunç birşey değil. Çünkü uzun yıllar boyunca yediğim hazır katkılı gıdalar, kullandığım kimyasal kozmetikler, saç boyaları bunlar elbetteki vücudumu, organlarımı tahrip etti, Ama çok şükür ki Allah her derdin şifasını vermiş yeter ki ümitsizliğe kapılmadan şifamızı arayalım, en zor zamanlarda dahi şükredelim bilelim ki bize ağrı veya acı veren şeyler dahi Allah'ın hikmetidir, bedenimizin iyileşmek için verdiği çabadır. Hepinize sağlıklı günler dilerim.

29 Ağustos 2016 Pazartesi

Şifa niyetine...

  Bugün mantar, bakteri ve virüs kaynaklı hastalıkları doğal yöntemlerle nasıl daha hafif atlatabileceğimizi veya kendimizi koruyabileceğimiz anlatmaya çalışacağım. Temizlik en önem vermemiz gereken konulardan fakat temizlik deyince ağır kimyasallarla, çamaşır sularıyla temizlikten bahsetmiyorum. Ağır kimyasallar zararlı ve yararlı bakterileri beraberce öldürdükleri için aslında zararlı bakterilere üreyebilecekleri yer açmış olurlar yani doğal dengeyi bozarlar bu sebeple en güzel temizlik, sirkeli suyla yapılandır, faydalı bakterileri öldürmeden evinizi, işyerinizi temizlerseniz zararlı mikropların üremesini bir nebze azaltmış olursunuz, halı koltuk gibi toz tutan eşyalarında arada su ve sabunla temizliği de çok önemli. Kendi temizliğimiz için de gene ağır kimyasallar değil bitkisel sabunlar, bitkisel şampuanlar kullanabiliriz özellikle paraben içermeyenlerden. Beden temizliği de vücudumuzdaki bakteri mantar dengesini bozmamak adına çok önemlidir.
     Aynı şekilde yediğimiz yiyecekler içtiğimiz sular da bu dengeyi bozmayacak şekilde olmalı. Peki dengeyi sağlamak hatta faydalı bakterileri artırıp zararlıları azaltmak için neler yapılabilir? Öncelikle hazır, işlenmiş bayat gıdalardan vazgeçeceğiz besin değeri olmayan şeyleri yememeye özen göstermeliyiz. Ev yemekleri çok önemli, fast fooddan olabildiğince uzak kalmalıyız, çünkü ağır sosları karışık içeriğiyle sindirim sistemine zarar verebiliyor, sindirim sistemindeki aksaklıklar bütün vücudun dengesini bozabilir. Mevsim meyve ve sebzeleri genelde vücudumuzun en çok ihtiyaç duyduğu vitamin mineralleri içerir bunları takip edelim, her mevsim aynı şeyleri yemek yerine Allah'ın yarattığı farklı yiyeceklerde şifa olduğunu unutmayalım; farklı meyve sebzeler Allah'ın hükmüyle yalnızca bir dönemde çıkıyor topraktan; bu düzeni bozup herşeyi kafamıza göre tüketmek bence çok doğru değil. Onun dışında sindirim sistemini desteklemek adına yoğurt çok önemli, kefirde öneriliyor fakat denemeye fırsatım olmadı. Şekerli yiyecekler ne yazıkki bağırsaklarınızdaki kötü mantarları artırıyor, bu da egzama, el ayak mantarı veya başka rahatsızlıklar olarak siz de görülebiliyor tabi siz geçici çözümlere yöneliyorsunuz ama mesele beslenmeyi değiştirmekte, şekerden özellikle de hazır şekerli yiyeceklerden uzak durmalıyız. Hazır paketli olanlar özellikle sentetik aromalar ve koruyucularla beraber vücudumuzun sindiremeyeceği fakat devamlı tüketmek isteyeceği şekilde üretiliyorlar. Devamlı bunları tükettiğimizde hem sindirim sistemindeki denge bozuluyor hem de yeterli vitamin mineralleri alamadığımız için hastalıklar başlayacak, sentetik aromaların sentetik kokuların ve mantarların vücudumuzda çıkardığı toksinlerin etkisiyle psikolojik rahatsızlıklar da yaşamaya başlayacağız. Mısır şurubunun karaciğere alkol kadar zarar verdiğini anlatan Amerikalı bir profesörün seminerini dinledim, tabi bunları heryerde göremezsiniz çünkü büyük bir endüstri gıda endüstrisi ve pek müsaade edilmiyor zararlı diyenlere. Bu büyük pazarda bizler sadece sorgulamadan tüketmesi gereken hastalanınca da yemekle ne alakası var canım deyip ilaç endüstrisinin eline düşen insanlar olmalıyız. Ama böyle olmaması bizim elimizde, marketten ne aldığımıza ne yediğimize Allah rızası için dikkat edelim. 
      Bize bu bedeni ve sağlığı veren Allah'a çok şükür, bunu korumak için çaba sarfedelim, yediğimize içtiğimize helal olup olmadığına azami dikkat edelim. Çünkü haram olan yiyecekler bizim sağlığımız için faydalı olamaz. Bizi Yaradan Allah fıtratımızı bizden iyi bilir unutmayalım. Mantar ve bakterileri dengede tutmak içinse, karbonatlı su çok güzel bir nimet hem içme suyunuza bir çay kaşığı ekleyerek alkali su içmiş olursunuz hem de bakteri enfeksiyon mantar olan bölgede karbonatlı suyla rahatlama sağlayabilirsiniz. Kaşıntıları azaltması anlamında da çok faydalı, bizzat denemiş biri olarak söylüyorum. Bunun dışında bağırsak düzenleyici olarak bir tatlı kaşığı elma sirkesi çok az bal ve bir bardak suyu karıştırarak kullanabilirsiniz. Şifa niyetine ve aç karnına içildiğinde daha faydalı olacaktır. Gene benim çok sevdiğim böbrek ağrılarıma çok iyi gelen limonlu suyu da unutmayayım, aç karnına içtiğinizde hem zindelik hem de böbrekleri temizleme özelliği olan limonlu suyu bir dilim limon ve bir bardak suyla hazırlayabilirsiniz. Doğadan doğal olan herşey bizlerin şifası için var neyi ne zaman nerde kullanabileceğimizi öğrenirsek daha sağlıklı bir hayat hayal değil. Verdiğimiz bilgiler şifa olsun, sağlıklı günler :)

10 Ağustos 2016 Çarşamba

Kadın hastalıklarına bitkisel çözüm

     Pek çoğunuz İbrahim Saraçoğlu hocayı tanıyorsunuz, tv programlarında sıkça kürlerini açıklıyor, Allah razı olsun pek çok kişiye ve bana da şifa vesilesi oldu diyebilirim. Bugün kadın hastalıklarına önerdiği soğan kürünü anlatmaya çalışacağım. Adet düzensizlikleri, kistler, akıntılar ve iltihaplar için doğal bir ilaç ayrıca bütün kadınlar sağlıklı olsalar dahi korunmak için yapabilirler. Bir de dipnot pek çok çocuk isteyen hanım yukardaki sıkıntılar yüzünden hamile kalamamakta, bu kürden sonra hamile kalan pek çok hanım var, aslında ben de bu kürden sonra hamile kaldım sayılır fakat yapma amacım adetlerimi düzenlemek ve adet öncesi sendromlarımı en aza indirmekti. Ama ben çocuk sahibi olmam için de yumurtalık ve rahmimi temizlediğine inanıyorum, çünkü ciddi miktarda akıntım oldu kür süresince, ve iki ay üstüste yaptıktan sonra tekrar yapmadım aradan 3 sene geçmiş, fakat arkadaşlarımla paylaştığım bu şifa vesilesi kürü sizlerle de paylaşmak istedim.


      Öncelikle adet tarihinizin tahmini gününü biliyorsanız bugünden 15 gün öncesinde başlamanız sizler için daha faydalı olacaktır. Çünkü kür 15 gün sürüyor ve bittiğinde adetle vücudumuzun temizlenmesi daha etkili olacaktır. Bildiğimiz yemeklere kullandığımız kahverengi soğanı soyup dörde bölüp, büyük bir bardak klorsuz suya (ben hazır su kullandım hep) ekleyip biraz kaynatıyoruz ben bu aşamada ağzını kapatıyorum tencerenin ki faydalı maddeler uçup gitmesin. Sonra soğanları süzüp suyunu ılıkken içiyoruz. Bunu sabah akşam aç karnına içiyorsunuz. Eğer aç karnına içemezseniz tok da olur fakat çoğu kür aç karnına daha faydalı ve etkili oluyor benden söylemesi. Kesinlikle ağız kokusu yapmıyor işe giderken de içebilirsiniz yani, iştahı kapatıyor özellikle tatlı yiyeceklere karşı. Bu da bence çok önemli çünkü pek çok pko hastasının en önemli sorunlarından biri de kilo vermek. Aynı şekilde fazla kilolar da pek çok hastalığa sebep oluyor. Ben bu kürü uygularken diyet falan yapmadan 1,2 kilo verdiğimi hatırlıyorum özellikle göbek bölgesinden. Hergün taze olarak hazırladığınız soğan kürünü 15. günde  bitiriyorsunuz. Adet gününüz değişebilir hiç korkmayın bende de olmuştu sonraki ay ne zaman yapacağımı şaşırmıştım. Önceki hesabıma göre bu sefer 10gün öncesinden başladım. Saraçoğlu hocam öyle tavsiye ediyor, ikinci defa yapacaksanız 10 gün sürecek. Bu 10 günde aynı şekilde sabah akşam kaynatarak hazırladığımız soğan suyumuzu içiyoruz. Ben ikinci aydan sonra yapmadım şikayetlerim, adet düzensizliğim çok şükür bir iki ay içinde düzeldi ve adet öncesi sinirli, gergin, halsiz olan ben bunları yaşamamaya başladım çok şükür.       Hiç bir hastalık dermansız değil yeter ki Allah'ın bizler için yarattığı herşeye dikkatli bakalım, hepsine önem verelim. Rahim şekline benzeyen bir soğanı, inciri farkedelim. Allah bunları boşuna yaratmış olamaz. Aynı şekilde Saraçoğlu hocamın incir kürü de hamile kalmayı kolaylaştıran bir kür fakat yapmadım ama kesinlikle faydalı olacağına inanıyorum. Hepinize sağlıklı günler dilerim, sorularınızı burdan veya facebook sayfamdan sorabilirsiniz. Facebook sayfama burdan ulaşabilirsiniz.